30 Ocak 2011 Pazar

Tam Zamanında

Zaman... O kadar çok şey değiştiriyor ki insanın hayatında, o bile seyirci kalıyor yaşadıklarına. Bir bakmış olaylar tamamen onun kontrolünden çıkmış ve o eline senaryosu tutuşturulmuş bir oyuncu gibi art arda sergiliyor hayatının performansını. Halbuki daha dün gibiydi, önünde renkli bir kağıt üzerinde garip garip şekiller. Zamanla anlam kazanmaya başladı  şekiller ve bununla çok eğlendi minik kız. Her gün evde bulduğu  renkli kağıtlarla oynamaya, onları incelemeye başladı. Annesi ilk başlarda kızının ne yaptığını anlamasa da, 3
 yaşındaki bir çocuk bir çok şeyle anlamsızca ilgilenebilir, içeriden mırıl mırıl sesler geldiğini duyunca merakına yenik düştü ve salona girmesiyle 3 yaşındaki kızını gazete okurken(!) bulması bir oldu. İnanılır gibi değildi. O daha 3 yaşında, ne anlar okumaktan. İlk başta bu durumu kendisinden duyduğu ezbere sözcüklerden ibaret sandı fakat bir gün kızının önüne başka bir gazete koyup okumasını istediğinde her şey açıklığa kavuştu. Kızı okumayı öğrenmişti. Hem de 3 yaşında! İlk okuduğu sözcük, onun duyduğu en azından, Atatürk olmuştu. Gavur İzmirli damarı bu kızı daha bu yaşta etkisi altına almıştı demek ki :) Neyse gel zaman git zaman kız büyüdü. 1 yıl ana okulu, 5 yıl ilkokul, 3 yıl ortaokul, 4 yıl lise eğitiminin ardından üniversite zamanı geldi çattı. Üniversite sınavı her şey demekti o yaşta kız için. Neyse ki bu konuda da şanslı çıktı. 2 valizini aldığı gibi aşık olduğu şehrinden ayrıldı yeni hayatına kavuşmak için. İstanbul büyüktü ama hiç bir zaman onun için korkutucu olmamıştı. İzmir gibi mükemmel bir yerden gelmenin onu ayrıcalıklı kıldığını düşünüyordu, ki hala da düşüncesi değişmiş değil. Artık başkaydı. Kendi evi, kendi hayatı vardı. Artık evin küçük kızı değil, kendi ayakları üzerinde duran, yaşamı için tüm kararları kendi vermesi gereken yetişkin bir insandı. Hayatının hem en güzel, hem de en kötü günleri geçti bu şehirde 5 sene içinde. İstanbul onun tüm yaşanmışlıklarına tanıklık etti. İlk defa sarhoş oldu, sabaha kadar gezdi, ilk defa bu kadar sevdi aşık oldu, ilk defa bu kadar özledi-ağladı, onu en sevindiren haberi de bu şehirde aldı, hayatının en acı haberini de... Hayatının en gururlu anını da bu şehirde yaşadı üniversite mezuniyetinde başında kepi sırtında cübbesi elinde diplomasıyla, kendini en işe yaramaz hissettiği anı da. Her şeye rağmen hayat güzeldi ve yaşanan her şey güzel ve hatırlanası bir anı olarak kalacaktı kız için. 
Derken okulun bitmesiyle her şey değişti. Gözlüklerdeki pembe filtrelerin yerini şeffaf camlar aldı ve hayat her yönüyle aynı anda bastırmaya başladı. O her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilen, cıvıl cıvıl , saatlerce mutfağa kapanıp yemekler yapan, arkadaşlarına yemekler veren insan gitti, yerine her an şikayet eden, mutsuz, yorgun biri geldi. Evet mesleği hayalindeki meslek değildi ama seviyordu da aslında. Eskiden ne olursa olsun cumartesi geceleri asla evde oturmazdı, mutlaka arkadaşlarıyla dışarı çıkar bir şeyler içer, dans eder eğlenirdi. Oysa ki şimdi ne zamandır böyle bir gün geçirmediğini bile hatırlayamaz hale geldi. Yaşamındaki hızla aynı  doğrultuda yeni insanlar da girdi hayatına. İyisi, kötüsü, eğlencelisi, zor olanı, iki yüzlüsü... Eskiden umrunda olmayan iki yüzlülükler artık daha da bir dokunmaya başladı ona. Bu yaşında hayatından yorulduğundan mı bilmem, tüm idealistliğini bağımsızlığını ve sevdiklerini bu şehirde bırakıp gitmek istemesi de bundan. Altı ay öncesine kadar aklından bile geçmezken geri dönmek, gün saymasını açıklayabilecek başka bir neden bulamıyor, ya da konduramıyordu kendine. Gitse daha mı iyi olacak? Bundan da emin değildi, hatta tam tersini düşünüyordu. Ama emin olduğu tek bir şey vardı, şu anda yaşadığı hayatı istemediği. 3 yaşında, gazeteleri kaçamak bir şekilde okuduğundaki heyecanın kırıntısı bile kalmamıştı 23 yaşındaki halinde... Tam da bu sırada bir şiir ilişti gözüne. Düşüncelerini doğrularcasına 

Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa 
Annenin babanın evini, 
Tam zamanında başka bir şehre gidip 
Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın. 
Tam zamanında dönmelisin memleketine. 

demişti şair. Tam zamanı mıydı, işte ondan pek emin değildi sadece!

TAM ZAMANINDA YAŞAMAK

Yemek de boş, içmek de,
Hatta yeri gelmeden sevişmek de.
Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
Tam zamanında söylemelisin sevdiğini
Gözlerinin içine baka baka.

Bisikletinin gidonunu
Tam zamanında çevirmelisin
Düşmemek için.
Tam zamanında frene basmalı,
Tam zamanında yola koyulmalısın.

Tam zamanında okşamalısın başını
O üzüm gözlü çocuğun
Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına,
Tam ağlamak üzereyken.

Tam zamanında koymalısın elini omzuna
En sevdiğin dostunun babası öldüğünde.

Tam zamanında tutmalısın düşerken
Üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuk.

Tam zamanında acımalı yüreğin
Afyon'da Hasan Ağabey' in evi yıkılınca başına
Evsiz kalınca çoluk çocuk
Ki uzatasın elini bir parça.

Tam zamanında açmalısın kapını
Hayatına girmek isteyenlere.
Tam zamanında çıkarmalısın
Sevginden şımarmaya başlayanları.

Tam zamanında affetmelisin kardeşini
Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını
Seni gecenin üçünde arayıp da
Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.

Tam zamanında öğretmelisin oğluna
Gerekiyorsa yumruk atmayı
Tam burnunun üstüne
Tiksinmeden pisliğinden,
Yukarı mahallenin sümüklü bebesi
Misketlerini zorla almaya çalışırsa.

Tam zamanında bağırmalısın
Acıyınca bir yerin.
Tam zamanında gülmelisin
Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.

Tam zamanında yatmalısın
Yola çıkacaksan ertesi gün
Ve arabayı kullanan sensen
Sana emanetse çoluk çocuk
Ve kendin.

Tam zamanında bırakmalısın içmeyi
Son kadeh bozacaksa seni
Ve üzeceksen birilerini
Ertesi gün hatırlamayacaksan.
Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.

Tam zamanında konuşmalı
Tam zamanında şarkı söylemeli
Tam zamanında susmalısın.

Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa
Annenin babanın evini,
Tam zamanında başka bir şehre gidip
Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.
Tam zamanında dönmelisin memleketine.

Tam zamanında için titremeli,
Tam zamanında aşık olmalı
Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.

Tam zamanında toplamalısın oltanı
Belki de seni şampiyon yapacak
En büyük balığı kaçırmadan.

Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
Tam zamanında ölmelisin
Iskalamak istemiyorsan hayatı.

Haydi şimdi kalk bakalım
Silkin şöyle bir
At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
Vakit zannettiğinden daha az
Haydi kalk bakalım,
Şimdi YAŞAMAK ZAMANI.....

Can YÜCEL

Devamını Oku »

21 Aralık 2010 Salı

!

İnsanlar garip ve hayat çekilmez derecede saçma . Ne yaparsan yap düzene girmiyor, bir yerinden tutsan öbür yandan kaçıyor ipin ucu. Tüm bu sıkıntıların yanında da iki yüzlü insanlar birikince hayatına kalp çarpıntıları vazgeçilmez oluyor . Kimilerinin kendine güveni o kadar az ki koskoca yaşlarına, yaşanmışlıklarına bakmadan en küçük çocuktan da küçülüp türlü oyunlar çeviriyor arkandan, en zoru da onlara saygı duymak zorunda bırakılmak.
 Bırakıp gidesin gelir, gidemezsin. Kaçmak istersin, her bir tarafından yapışırlar yakana bırakmazlar. Sözde muhteşem bir hayatın vardır, herkesin hayallerini süslediği ama içi seni dışı beni derler ya, içi de dışıda beni yakar. Tüm bu sıkıntılarından kurtulmak için ufak da olsa bir ışık ararsın çıkışı gösteren, ama zifiri karanlıktır her bir köşe. Her sabah yepyeni umutlarla uyanırken güne, aynı gece lanet ederek kalp ağrılarıyla ve sinir bozukluklarıyla yumarsın gözlerini bir ertesi güne yeni umutlarla uyanmaya.  Daha başındayken hayatın bu kadar, nasıl gider nereye gider bu karanlık ruhlar...
Herşeye rağmen, hiç bıkmadan yatarsın her gece aynı umutlarla yeni güne uyanmaya!
Devamını Oku »

11 Ağustos 2010 Çarşamba

kürkçü dükkanı

Ve yine İstanbul, döndük kürkçü dükkanına.
Yaklaşık 25 günlük tatil nasıl ziyan edilirmiş ihtisas yaptım bu konuda, İstanbula dönmek için resmen gün saydım ve sonunda :)
Milletin tatili yeni başlarken, herkes interrail yaparken ben döndüm işe başlıyorum ama çok heyecanlıyım o ayrı. Pazar günü ilk defa öğretmen olarak bir iş toplantısına katılcam nihahahayt. Neyse ne diyodum evet döndüm sonunda bu deli şehre. Eğlenceli hayatım başlasın yeniden, hem de iş hayatı da bunun içine girerek. Bunun müjdesini vereyim dedim meraklılarına. Ben şimdi en büyük keyfime geri dönüyorum. Sabah erkenden kalkıp hazırladığım ve taa İzmirlerden getirdiğim kekim ve dumanı tüten buram buram kokan kahvemle Ayçamın bana doğumgünümde aldığı Dostoyevski serisinden "Beyaz Geceler" le kendi huzuruma çekiliyorum. ohh özlemişim!
Devamını Oku »

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Nasıl birden ev kızı oldum #1

Çok da zor olmadı aslında. Üniversite bitince- ki öğretmen oldum söylemesi ayıptır, bilmeyeniniz varsa tüm yüzsüzlüğümle bilgilendireyim- okul çıktı tabi aradan. Dershane de 15 ağustosta başlıcak, ben dedim ki Starbuckstan da çıkayım gideyim şöyle güzelcene bir tatil yapayım dedim. Demez olaydım. Ben şimdi işten de çıkınca soluğu hemen İzmir'de baba evinde aldım tabi. Böyle baba evi deyince cafcaflı oluyor, ben ayrı yaşıyorum arkadaş evim barkım ayrı. Neyse uça uça geldim İzmire, Karşıyakama. Ben sanıyorum ki oohh tatil dinlenmece eğlenmece gezmece bronzlaşmaca falan filan. Nerde... 2 hafta oldu daha ayağımı suya değdiremedim. Dedim ya tam ev kızı oldum. Üstüne bu hafta babaannem de bizde kalmaya başlayınca tadından yenmez oldu benim için. Hafta içi tüm gün anneannem babaannem ve ben mutlu huzurlu oturuyoruz. Allahtan izdivaç programları tatilde, yoksa onlara da sarardım ben biliyorum kendimi. Milletin tatil fotoğraflarına çekirdek çitleyerek falan bakıyorum o derece. Bİleydim Starbuckstan çıkmazdım yeni işe kadar, bedava kahve içip tatlı falan yiyiodum,makara falan oluyodu. İyiydi, hoştu.  Şimdi yemek, temizlik falan yapıyorum işte. Hayır  İstanbula geri dönünce bir süre insan içine çıkamamaktan falan korkuyorum, yaparım yani. Neyse şimdiki halim bu, acınacak durumdayım yani. Tek tesellim deniz hasretimin yarın son bulacak olması. Eğer o iş de yatarsa halim harap. Ben gelişmelerden haberdar ederim gene sizi. Beni özleyin anacımmm!!! bayyy!!!
Devamını Oku »

27 Temmuz 2010 Salı

Flaş...Flaş...Flaş!

" Nasıl birden ev kızı oldum?" adlı sürükleyici yazı dizim yarından itibaren burada sizlerle buluşuyor. Kaçırmayın derim, beni bekleyin anacım!
böyle olcam işte!
Devamını Oku »

27 Mayıs 2010 Perşembe

happy birthday my little bro

17 yıl önce, küçücüktün sen daha.
Hiç ama hiç beklemediğim bir anda geldin girdin hayatıma, hiç sevmedim o zaman senin gelmeni, sevgime anneme babama ortak olmanı.
Tektim ben hep, sadece benimdi onlar.
Ama zaman geçip de büyüdükçe sen işte o zaman hayatıma ortak olmaya başladın ve anladım seni nasıl çok çok sevdiğimi.
İş
te ondan sonra hep yanımdaydın, bana hem kardeş hem de muhteşem bir arkadaş, sırdaş oldun.
Hayatta düşünmeden her şeyimi anlatabilirim diyebileceğim ve hiç hesapsız sonuna kadar güvenebileceğimsin sen.
Her ne kadar eşek kadar olmuş olsan da küçük kardeşimsin benim.
İyi ki doğdun.
Seni çok ama çok seviyorum.

Devamını Oku »

26 Mayıs 2010 Çarşamba

...Annem...

Kaç yaşında olursa olsun, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın annesi en zayıf, en savunmasız noktasıdır bir insanın; bunu bugün bir kez daha öylesine net bir şekilde anladım ki... hayatımda en çok tartıştığım en kolay suçladığım insandır annem, her zaman hayatımda olacağını, belki de ne olursa olsun beni asla terk etmeyecek tek insan olduğunu düşündüğüm için bu böyle. Ama bugün o kaybetme duygusunu o kadar şiddetli bir şekilde hissettim ki...  Aylardı içimizi kemiren korku, o büyük soru bugün cevap bulacaktı ve ben onun yanında olamadığım için hem çok suçlu hem de elimden bir şey gelmediği için çaresiz küçük bir kız çocuğu gibi hissettim. Normalde her gün 4-5 kez konuşurken, iki gündür her arayışımda bana uyuduğunu, her şeyin yolunda olduğunu, telaşlanmamam gerektiğini söylediklerinde ben daha çok tedirgin olmaya ve  panik yapmaya başladım. İnsanoğlunun beyni çok ilginç, istediği anda saniyesinde bir çok kötü şey kurup, bunlar gerçekleşmişçesine öyle bir ruh haline girebiliyor ki, insan istemese de kendi kurduğu senaryolara kaptırıyor kendini. İşte o anlardan birindeydim bende, aklımda binlerce soru... Ya sonuçlar kötüyse, ya korktuğumuz hastalıksa bencilce ne yaparım diye düşündüm. Annem olmazsa ben ne yaparım, nasıl yaşarım? Mezun olduğumda, ilk iş günümde, evlendiğimde, çocuğum olduğunda... Annem olmazsa bu günleri yaşamanın benim içinde bir anlamı olmazdı ki. Kaybetme korkusuyla karşı karşıya kaldığında herkes mi bu kadar bencil oluyor bilmiyorum ama düşündüğüm şey babam ya da kardeşim değildi. Bendim ve annemsiz yaşayamayacağımdı.O 4 saat benim için sınırsız bir zamana bedeldi. Korku, acizlik,çaresizlik, korunmasız yalnız kalmak...Çalan telefonla korkularım, sorularım ve tüm endişem ortadan kalktı. O telefon benim resmen bugüne başlamamı sağladı. Korktuğumuz şey olmuyordu, basit ilaçla tedavisi olan bir hastalıktı sadece. O an yaşadığım duygunun tarifi yok, yaşamayan bilemez derler ya gerçekten bilemez, ve umarım kimse de bilmez.Hala daha telefonda konuşurken telaşlıyım, sesi kötüyse benden bir şey saklamasından korkuyorum ve paranoya üretmeye başlıyor yine üretken beynim. Korktuğumuz başımıza gelmedi. Mezuniyetimde, ilk iş günümde, evlendiğimde, anne olduğumda yanımda olacaksın ,bunu biliyorum. Seni çok çok seviyorum!
Devamını Oku »